ARKASINDAN ‘GERUND VEYA INFINITIVE’ ALMASINA GÖRE ANLAMI DEĞİŞEN FİİLLER LİSTESİ

GERUND INFINITIVE

İngilizcede bazı fiiller arkasından gerund veya infinitive almasına göre anlamında bazı değişikliklere uğramaktadır.

COME

infinitive (+to) To talk about a gradual change. Eventually, reach a certain condition or state of mind (Kademeli bir değişim hakkında konuşmak, sonunda belli bir fikre veya düşünceye veya duruma ulaşmak.)

After some years, they came to accept her as an equal. (Birkaç yıl sonra, onu denk olarak kabul etmeye başladılar.)

He had come to realize she was no puppet. (Kukla olmadığını fark etmeye başladı.)

gerund (+ing) To say that someone moves in the way that is described. (Birinin anlatıldığı şekilde hareket ettiğini söylemek için yani işi yapan kişinin hareket ettikçe bir şey yaptığı anlamına gelir.)

He came hurrying up the path. (Aceleyle yola çıktı.)

When I call you, please come running. (Seni çağırdığımda lütfen koşarak gel.)

My dog always comes bounding out of the car. (Köpeğim her zaman arabadan zıplaya zıplaya gelir.)

GO ON

 infinitive (+to) To mean that something is done after something else is finished. (Bir şey yapıldıktan sonra başka bir şeyle devam etmek.)

After the short break, they went on to play football. (Kısa bir aranın ardından futbol oynamaya devam ettiler.)

She recited a poem, then went on to sing a lovely folk song. (She recited the poem first, then she sang the song.) (Bir şiir okudu sonra hoş bir halk şarkısı söylemeye devam etti. (Önce şiiri okudu, sonra şarkıyı söyledi.)

gerund (+ing) To continue doing something. (Bir şey yapmaya devam etmek.)

He went on singing after everyone else had finished. (He continued singing without stopping.) (Herkes yorulmasına rağmen o, şarkı söylemeye devam etti. (Durmadan şarkı söylemeye devam etti.)

Although she asked him to stop, he went on tapping his pen on the table. (Ona durmasını söylemesine rağmen, kalemini masaya vurmaya devam etti.)

If you go on behaving like this, you won’t have any friends left at all. (Böyle davranmaya devam edersen hiç arkadaşın kalmayacak.)

We really can’t go on living like this, we’ll have to find a bigger house. (Gerçekten böyle yaşamaya devam edemeyiz, daha büyük bir ev bulmalıyız.)

REMEMBER

 infinitive (+to) To mean that remembering comes before the action described, (Yapılan eylemden önceki bir şeyi hatırlamak, akıl etmek, unutmamak.)

Did you remember to post the letters? (Mektupları göndermeyi akıl ettin mi?)

Did you remember to do the shopping? (Alışveriş yapacağını hatırladın mı?)

I remembered to consider all the things that could possibly go wrong. (Ters gitme olasılığı olan her şeyi dikkate almayı akıl ettim.)

Don’t assume the applicants will remember to specify which jobs interest them. (Başvuranların, kendilerini ilgilendiren işleri belirtmeyi akıl edeceklerini sanmayın.)

Remember to take your hat when you go out. (Dışarı çıkarken şapkanı çıkarmayı unutma.)

gerund (+ing) to mean the action comes before remembering (yapıldıktan sonra hatırlama anlamına gelir, geçmişteki bir şeyi hatırlama.)

I don’t remember signing a contract. (Bir sözleşme imzaladığımı hatırlamıyorum.)

I still remember reading this story when I was at primary school. (İlkokuldayken bu hikâyeyi okuduğumu hala hatırlıyorum.)

I remember seeing her for the first time. (Onu ilk kez gördüğüm anı hatırlıyorum.)

Do you remember going there in the past?

FORGET

infinitive (+to) Inadvertently neglect to do, bring, or mention something. (Yanlışlıkla bir şey yapmayı, getirmeyi veya söylemeyi ihmal etmek. Unutmak.)

She forgot to lock her door. (Kapısını kilitlemeyi unuttu.)

I forgot to get my bag. (Çantamı almayı unuttum.)

gerund (+ing) to be unable to remember a fact, something that happened, or how to do something (geçmişte yaşanan, olayı, bir gerçeği veya yapılan şeyi unutmak.)

She would never forget seeing the Himalayas for the first time. (Himalayaları ilk görüşünü asla unutmadı.)

I’ll never forget meeting you for the first time. (Seninle tanıştığım ilk anı asla unutmayacağım.)

Forget ve remember, ‘’geçmişte yaptığımız bir işi daha sonra unutmak/hatırlamak’’ anlamındaysa gerund alır. Yapmayı planladığımız ya da düşündüğümüz bir işi yapmayı unutmak/hatırlamak anlamındaysa infinitive alır.
  • Do you remember our being stuck in the mud with the car last winter?
  • Yes, I also remember very clearly your losing your temper.
  • Really? What did I do?
  • You kicked the car and dented its rear fender.
  • Oh, I’d completely forgotten doing that.

When I met him, I suddenly remembered lending him a large sum of money the

previous month. When I asked for my money back, he said he was sorry he had

completely forgotten borrowing money from me. (Önce ona para verdim. Daha sonra ona rastlayınca, ona para verdiğimi hatırladım. O ise benden para aldığını unuttu.)

  • Please remember (don’t forget) to tell him that I will be waiting at our usual cafe around 4 o’clock.
  • Okay, I promise you. I won’t forget (will remember) to give him your message.

Because I left home in a hurry, I forgot to take my purse with me. (Cüzdanımı yanıma almayı unuttum. Yani yapmam gereken bir işi yapmadım.)

I usually forget to lock the door, but this morning I remembered to lock it/I didn’t forget to lock it.

(Kapıyı kilitlemeyi hatırladım/unutmadım. Yani yapmam gereken bir işi yaptım.)

MEAN

infinitive (+to) to say that we intend to do something. (Bir şeye niyet etmek, kastetmek)

I didn’t mean to make you cry. (I didn’t intend to make you cry.) (Seni ağlatmak istemedim. (Yani seni ağlatmak niyetinde değildim.)

I didn’t mean to hurt your feelings. (Senin duygularını incitmek niyetinde değildim.)

I don’t mean to hurt you by criticizing you so severely, but it’s for your own sake. (Çok ağır şekilde eleştirerek seni incitmek niyetinde değilim, ama bu senin iyiliğin için.)

He had meant to go on a camping holiday this year, but I think his wife didn’t agree. (Bu yıl tatilde kampa gitmeyi kastetmişti, ama sanırım karısı aynı fikirde değil.)

I meant to call you last week. (Geçen hafta seni arama niyetindeydim.)

gerund (+ing) to express or represent something such as an idea, thought, or fact. (Fikir, düşünce veya gerçek bir olgu gibi bir şeyi ifade etmek veya göstermek, anlamına gelmek.)

Working in London means leaving home at 6.30. (Because I work in London, this is the result or consequence.) (Londra’da çalışmak, 6.30’da evden ayrılmak anlamına gelir.) (Yani Londra’da çalıştığım için, sonuç veya netice budur.)

Being a parent means having a lot of responsibilities. (Ebeveyn olmak çok fazla sorumluluğa sahip olmak anlamına gelir.)

If we can’t reach an agreement soon about where to have lunch, I’m afraid it will mean wasting our lunch break here in the office. (Öğle yemeğinin nerede yapılacağı konusunda yakında bir anlaşmaya varamazsak, korkarım ki öğle yemeği molası ofiste boşa harcanacak anlamına geliyor.)

If we want to get there by 07.00, that means getting up before 05.00. (Saat yediye kadar oraya gitmek istiyorsak, saat beşten önce kalkmamız anlamına geliyor.)

REGRET

infinitive (+to) to feel sorry about something you have done and wish you had not done it. (Yapılan bir şey için üzülmek ve yapmamış olmayı istemek, o ana özgü bir durumdan dolayı üzüntü duymak.)

l regret to tell you that I can’t come with you. (Seninle gelemeyeceğimi söylediğim için üzgünüm.)

Turkish Airlines regret to announce the cancellation of the flight to Madrid. (Türk Hava Yolları, Madrid uçuşunun iptalini duyurmaktan üzüntü duyuyor.)

I regret to inform you that you couldn’t get a passing grade. (Sınıfı geçemediğini sana bildirmekten üzüntü duyuyorum.)

After careful consideration of your proposal, I regret to say that we are unable to accept it. (Dikkatlice değerlendirmeden sonra, teklifinizi kabul edemediğimizi söylediğim için üzgünüm.)

gerund (+ing) to say we have already done something that we are not happy about. (Geçmişte mutlu olmadığımız bir şey yaptığımızı söylemek, pişman olmak.)

He regrets not attending university. (Üniversiteye gitmediği için pişmanlık duyuyor.)

She regretted not listening to her mother’s advice. (Annesinin tavsiyesini dinlemediği için pişman oldu.)

I regret leaving school so young. (Okulu bu kadar genç bıraktığım için pişmanım.)

She regrets buying an orange car. (Turuncu bir araba aldığı için pişman.)

I have always regretted not having studied harder at school. (Okulda daha sıkı çalışmadığım için hep pişman oldum.)

STOP

infinitive (+to) to pause for a short time while traveling or during an activity. (Seyahat ederken veya bir etkinlik sırasında kısa bir süre duraklamak, yapılan bir işi durdurmak)

I stopped to pick up a document that I’d dropped. (Düşürdüğüm bir belgeyi almak için durdum.)

He stopped to look at the view. (Manzaraya bakmak için durdu.)

When the phone rang, I stopped my work to answer the phone. (Telefon çaldığında, telefona cevap vermek için çalışmamı durdurdum.)

When a loud noise was heard, everybody in the street stopped to see what had happened. (Gürültülü bir ses duyulduğunda, sokaktaki herkes ne olduğunu görmek için durdu.)

We stopped to have something to eat. (Bir şeyler yemek için durduk.)

On the way to Edinburgh, we stopped to look at an old castle. (We were traveling, then we stopped our journey in order to look at the castle.) (Edinburgh yolunda eski bir kaleye bakmak için durduk). (Seyahat ediyorduk, sonra kaleye bakmak için yolculuğumuzu durdurduk.)

gerund (+ing) To finish doing something that you do regularly or as a habit. (Düzenli olarak veya bir alışkanlık olarak yaptığınız bir şeyi bitirmek, son vermek, bırakmak, durmak.)

It’s stopped raining. Let’s go for a walk. (It was raining, but not any more.) Yağmur durdu. (Hadi yürüyüşe gidelim.) (Yağmur yağıyordu, ama artık yağmıyor.)

When l entered the classroom, the students stopped chatting among themselves. (They had been chatting before I came in.) (Ben sınıfa girdiğimde, öğrenciler aralarında sohbet etmeyi bıraktılar.) (Ben gelmeden önce sohbet ediyorlardı.)

When some guests arrived after dinner, I stopped studying. (Akşam yemeğinden sonra bazı misafirler geldiğinde ders çalışmayı bıraktım.)

Apparently she’s stopped drinking. (Görünüşe göre içmeyi bırakmış.)

I stopped seeing him last year. (Geçen sene onunla görüşmeyi bıraktım.)

We’ve stopped using plastic bags in supermarkets. We take our own bag with us now when we go shopping. (Süpermarketlerdeki plastik poşetleri kullanmayı bıraktık. Alışverişe gidince yanımıza kendi çantamızı alıyoruz.)

Bazen bu iki yapıyı bir arada kullanmamız gerekebilir:

When the phone rang, I stopped studying to answer it. (Telefon çaldığında, cevaplamak için ders çalışmayı bıraktım.)

When a student raised his hand, I stopped lecturing to listen to him. (Bir öğrenci elini kaldırdığında, onu dinlemek için ders anlatmayı bıraktım.)

TRY

(+to) to effort doing something. (Bir şey için çabalamak, uğraşmak, çalışmak)

I tried hard to catch the train, but I couldn’t.  (Treni yakalamak için çok uğraştım ama yapamadım.)

We must try to spend less money. (Daha az para harcamak için çabalamalıyız.)

I tried to email Simon but it bounced back. (I tried to email him but I did not succeed.) (Simon’a e-posta göndermek için uğraştım ama gitmedi.) (Ona e-posta göndermeye uğraştım ama başaramadım.)

I tried to warn you, but you were too busy to listen to me. (Seni uyarmaya çalıştım ama beni dinlemek için çok meşguldün.)

He tried to control his voice. (Sesini kontrol etmeye çalıştı.)

She tried to persuade her father to let her go to the cinema. (Sinemaya gitmesine izin vermesi için babasını ikna etmeye çalıştı.)

She can be really irritating but I try to ignore her. (Gerçekten sinir bozucu olabilir ama onu görmezden gelmeye çabalıyorum.)

I tried to pass my exam but did not succeed. (Sınavımı geçmek içim çabaladım ama başarılı olamadım.)

(+ing) Make an attempt to do something. (Bir şey yapmak için girişimde bulunmak, bir yöntemin işe yarayıp yaramayacağını görmek için bir şeyi test etmek, denemek.)

I tried searching the web and finally found an address for him. (I searched the web to see what information I could find.) (İnternette aramayı denedim ve sonunda onun için bir adres buldum. (Hangi bilgileri bulabileceğimi görmek için web’i aradım, yani çabalama anlamı değil de bulup bulamayacağını denedi.)

I tried taking some aspirin, but the pain didn’t go away. (Biraz aspirin almayı denedim ama ağrım gitmedi.)

Because it was very hot last night, I couldn’t get to sleep. I tried opening the window, but it didn’t work. Then I took a cold shower. It worked! (Dün gece çok sıcak olduğu için uyuyamadım. Pencereyi açmayı denedim ama işe yaramadı. Sonra soğuk bir duş aldım. İşe yaradı!)

Maybe you should try getting up earlier. Belki de daha erken kalkmayı denemelisin.

She tried removing the stain from her shirt, but it didn’t work. (Gömleğinden lekeyi çıkarmayı denedi ama işe yaramadı.)

I know it will be difficult, but I will try winning the match. (Zor olacak biliyorum ama maçı kazanmayı deneyeceğim.)

I decided to try writing fiction. (Kurgu yazmayı denemeye karar verdim.)

PROPOSE

(+to) Intend to do something. (Bir şey için niyetlenmek, planlamak.)

He proposed to attend the meeting. (Toplantıya katılmayı planladı.)

How does he propose to deal with the situation? (Durumla nasıl başa çıkmayı planlıyor?)

We propose to complete the project in a short time. (Projeyi kısa sürede tamamlamayı planlıyoruz.)

I don’t propose to reveal details at this stage. (Bu aşamada detayları açıklama niyetinde değilim.)

As we have previously pointed out, we aren’t proposing to attend the hearing of your application. (Daha önce belirttiğimiz gibi, başvurunuzun duruşmasına katılma niyetinde değiliz.)

(+ing) Put forward (a plan or suggestion) for consideration by others. (Başkaları tarafından değerlendirilmek üzere bir plan veya öneri ileri sürmek, önermek, teklif etmek.)

She proposed keeping the schools open all summer. (Tüm yaz boyunca okulları açık tutmayı önerdi.)

How do you propose tackling this problem? (Bu problemi nasıl çözmeyi önerirsiniz?)

He’s proposed lowering the class size. (Sınıf boyutunun azaltılmasını teklif etti.)

NOT: -İng ile birlikte kullanıldığında, bu fiiller devam etmekte olan eylemi veya olayı vurgular. -to almadan mastar olarak (yalın hal) kullanıldığında, bir bütün olarak veya tamamlanmış olarak görülen eylemi veya olayı vurgular.

She heard people shouting in the street below and looked out of the window. (emphasises that the shouting probably continued or was repeated)

Aşağıdaki sokakta bağıran insanların sesini duydu ve pencereden dışarı baktı. (Bağırmanın muhtemelen devam ettiğini veya tekrarlandığını vurguluyor.)

I heard someone shout ‘Help!’, so I ran to the river. (emphasises the whole event: the person probably shouted only once)

Birisinin “Yardım edin!” diye bağırdığını duydum, bu yüzden nehre koştum. (Tüm olayı vurgular: kişi muhtemelen sadece bir kez bağırdı.)

A police officer saw him running along the street. (Emphasises the running as it was happening)

Bir polis memuru onu cadde boyunca koşarken gördü. (Olay anındaki koşma vurgulanıyor.)

Emily saw Philip run out of Sandra’s office. (emphasises the whole event from start to finish)

Emily, Philip’i Sandra’nın ofisinden çıkarken gördü. (Baştan sona tüm olay vurgulanıyor.)

Notice, feel, see, watch, overhear fiilleri de bu kapsamda değerlendirilir.

ÖNEMLİ NOT

Hate, like, love and prefer can be followed either by -ing or a to-infinitive. The difference in meaning is often small. The -ing form emphasises the verb itself. The to-infinitive puts the emphasis more on the preference for, or the results of, the action.

(Hate, like, love and prefer fillerinden sonra gerund ya da infinitive takip edebilir. Anlamdaki fark genellikle küçüktür. Gerund (-ing) formu fiilin kendisini vurgular. infinitive (to), eylemin tercihine veya sonuçlarına daha fazla vurgu yapmaktadır.)

I like cooking Indian food. (Emphasis on the process itself and enjoyment of it)

Hint yemeği yapmayı seviyorum. (Sürecin kendisine ve onun zevkine vurgu)

I like to drink juice in the morning, and tea at lunchtime. (Emphasis more on the preference or habit)

Sabahları meyve suyu içmeyi ve öğle yemeğinde çay içmeyi seviyorum. (Tercih veya alışkanlık üzerinde daha fazla durulur)

She hates cleaning her room. (Emphasis on the process itself and no enjoyment of it)

Odasını temizlemekten nefret ediyor. (Sürecin kendisine vurgu yapılır ve bundan zevk alınmaz)

I hate to be the only person to disagree. (Emphasis more on the result: I would prefer not to be in that situation.)

Aynı fikirde olmayan tek kişi olmaktan nefret ediyorum. (Sonuç üzerinde daha fazla durulması, yani bu durumda olmamayı tercih ederim.)

Most people prefer watching a film at the cinema rather than on TV. (Emphasis on the process itself and enjoyment of it)

Çoğu insan televizyonda değil, sinemada film izlemeyi tercih eder. (Sürecin kendisine ve onun zevkine vurgu)

We prefer to drive during the day whenever we can. (Emphasis more on the result and on the habit or preference. The speaker doesn’t necessarily enjoy the process of driving at any time of day.)

Mümkün olduğunca gündüzleri araba kullanmayı tercih ediyoruz. (Sonuç ve alışkanlık veya tercih üzerine daha fazla durulur. Konuşmacı, günün herhangi bir saatinde sürüş sürecinden zevk almaz, mesela geceleri.)

https://dictionary.cambridge.org/tr/dilbilgisi/ingiliz-dilbilgisi/verb-patterns-verb-infinitive-or-verb-ing

Temel Türkçe bilgisi